Deprecated: mysql_connect(): The mysql extension is deprecated and will be removed in the future: use mysqli or PDO instead in /home/erenaligulcom/public_html/ayar.php on line 9
Eren Ali Gül - Gülen köpeğe 'hoşt'

Gülen köpeğe 'hoşt'

Yolun karşısına kamburlamasına girdim. Sağ kalçama sırt vermiş köpekli bir efendi gidiyordu. Köpeğin yüzüne baktım. Bana güldü. Aşağılıkça uyanıp koyulduğum sokak, gecelemek isteyen kağıt işçilerinin gözlerinin ağarmasını bekliyordu. Gecenin, caddeye büyükbaş taksilerinin, farlarının çarpması ile gözlerine... Zenginliğindendir ki; yol üzeri ayak bileklerine boşalan soyluların pedleri, konuya bulaştırılmayasıca bebeklerin bezleri, babalarının traş sonrası kağıt havluları, köpek mamalarının çöpe indirgenen kutuları... Allahları ne verdiyse bereket diye ellerine, bel aşağı düşürüyordu işte Ayrancı. Ve leylakların sadeliğiyle, münferit kargaşayı bastırıyordu. Aydınlığa uyarlı yüz hatları, krem-beyaz giysi aralıkları farkındalığını yaratmıştı. Yine de sarı taksileri vardı. Şehri sırtında gezdiren taksileri, Ayrancı'yı bir şehirli kılıyordu. Kendinin de aşağılası yanlarının farkındaydı. İkinci sınıf insanları da vardı buranın. Siyahileri, Karadeniz kutbunun güneylileri ve bizim karton işçileri...

Gördüğüm o ki; akıntının üzeri kara sular... Kara akıntıyı, düzenli ordular işliyordu. Şehrin iki yakasının buluştuğu sokaklar basiretsizliğimizi çöp adamlara götürüyordu. Her akşam yürüyüşe çıkan onlarca sefil, felsefe okurlarının sokakta akşam sonrası kanunlarını çalışlarında bitiştiğinde, bize ancak sefalete giden koca bir aralık görünüyordu.

***

İşte böyle bir zaman için Ayrancı'nın sırtlarında yürümeye koyulmuştuk, eşlik eden bir dostum ile birlikte. Açlık ile yüzdeş farklı tiplerin aynı kaderi iskan etmesi sonucu bir şehir daha kuruluyordu. Gözlerimiz pek alışık değildi de, tanışıktı bu sefillerle. Orduların ve tarikatların birbiri ardına savaştığı sokakları yeniden inşa etmek isteyen karton işçileri, yanlarında beliriveren beyaz yakalılar ve bir yığın mahalleli birbirine karışık ilerliyordu ellerinde duvar boyalarıyla. Çocuklar kirli duvarları pisliyor, babaları ardını temizliyordu onların. Anneler ekmek çalıyor, kaçabilirse kurtuluyordu. Sokakları karıştıran yoksulluğun, kendini boy vermesi bir isyanın yankısıydı. Sesin yankılarını temizlemekte ısrarcı kuru bir yığın geliyordu on kilometrelerce öteden. Yükseltili şu Ankara'nın etrafından, balçık gibi akışan pisliğin gözdeki korkusunu ancak şu göğün sararmışlığı anlatabilirdi. Yüzlerimiz yeraltında madencilerin ayak seslerini bölen sarsıntıyı izlemekteydi. Aşağıda, yokoluşun habercisi kara bir kütle çıkmaktaydı. Karton işçilerinin gördüğü zulüm, bizdeki basiretsizlikle çuvallamamızı kesinleştiriyordu. Kar seli siyah siyah akıp, ayak uçlarımızda hissettiğimiz tozun toprağın gürültüsü, şehre korku ve dehşet veriyordu. Sınıfının insanları yerle bir olmuş; tuz gibi yakarak yaraları, acı çektirerek yeryüzüne geliyorlardı. Bütün coğrafyaların ve deniz ötesi ağaçların dallarına sarılıp gelenler, tütün emekçilerinin ateşlediği Sakarya caddesini almasıyla şaşkınlığımzın ve korkumuzun yenik düşmesine neden olmuştu. Bütün bu basiretsizliğin, korkunun ve yılgınlığın sonrasında sınıflaşıp çadırlarına sığınıyorlardı. Uzaktan gördüğümüz o esmer yığının kar gibi soğuk geldiği yanılsaması, üstbaşlarına giydikleri kefenleriydi tütüncülerin... Göğüslerine dek yazdıkları 'kefenleri giydik, geri dönüş yok' yazıları her renkten gözleriyle doğanın temel renklerinin buluşmasıydı. Tanrılarından kırmızı bir emir almıştı artık beyaz giysili mavi düşlerin emekçileri. Sarartılı güneşin gülümsemesi, ilkeli duruşlarında sımsıcak saklıyordu onları. Cesetler de vardı arada yığılıp kalan, kan kanserinden ölen bebekler de vatanlarında... Ana kucağında emzirilen tütüncü anaların evlatları. Güneyin en doğusundan, güneyin daha derinliklerine kadar gelmişlerdi.

Gün izine karanlık düştü. Uyudu tezden misafirlerimiz. Doğumu görülmüş bebeğin ilk gün uykusunu beklemekli gibiydik artık. Fırından ekmeklerimizi alıp, gecenin izbe yollarını eze eze ilerlemeye başlamıştık. Ne konuşacağımızı bilemeden, mutluluk refleksimizin vermiş olduğu ucuz sokak ayyaşlarına takışarak gözlerimizle ve öylece gülüşerek yolu yarılamıştık. Konuşmuyorduk aramızda. Ya sabahında üzerinden ordular geçseydi kara adamların? Ya takunyalarıyla yuhalansaydı, yakılasıya kırılsaydı onlar? Bütün gece bunları düşünecek değildik elbet. Korkan kimdi gerçekte? Bizdik. Romantik bir korkuydu besbelli. Böyle aldatmıyor muyduk kendimizi sanki.

Eve varmak üzereyiz. Evinde karşılanacak kimsesi olmayan, ev denmeyecek bir sefalethane burası. Soğukta hem. Yarım litre ılık süte beis geçilecek bir davranış bile sergilememişken. Bu neyin cefasıydı şimdi bize. Buzdolabı içinde Ankara oyunları oynanasıya dek boşalmış. Üst bölmeden çıkardığımız buzları eritip, içtiğimiz çirkef kokulu suyun neşaketli yudumlanması... Çürümüş bir adet kırık yumurta... Kıvranmış bir adet siyah zeytin.
- Ne yiyelim?
- Çıkar zeytini hele, bol pulbiber, efendilere layık mütevazi dağ kekiğini alıp karıştıracaksın.
- Sonra?
- Buzluktaki suyu kaynat taş ocakta. Çayı demle, ben bir gazete açıp sofrayı kuruyorum. Gündemi konuşalım. Yorgunluktan çok acıktım.
(Gülümsedikten sonra...)
Dolabı sert bir biçimde kapatıp, zeytin baharat zırvalığını da sonlandırdım. Duydun işte egemenler arası büyük bir kapışma var. Sofra da yok ortada, boşver fırıncıdan iki ekmek çalıp yer uyuruz. Dedim yahu! Bu egemenler gaz çıkarıyor gözlerinden. Daha yeni de gaza zam geldi öyle değil mi? Gazı da halkımız düşünsün. Tüpü olmayan bir hanenin muhataplarıyız. Yalana şıracıyla gitmeyelim şimdi. Şimdi talep üretelim. Gaza indirim istiyoruz, elektriğe indirim, suya, ... Ocağımız bile yok! Ne ile yakacağız biz bu doğalgazı? Yiğidim bak! Talepleri üretelim de, talebi işleyecek bir aracın da ihtiyacı hissediliyor. İnsanların taleplerini kumaş ütüler gibi, duvar afişleriyle şişirip gözlerini, olmayan işlerle de kandırıp yapamayız öyle mi? Bu sorular uzar. Uzanalım koyunları sayalım. Geçen bir sayım yapmışlar, seksen milyona ulaşmış. Bir gecede nasıl sayıyorlar ki? Bizim mahalleden başlasam aşağı mahalleye varana dek uykuya geçerim.

***
Kartonlarını istifleyip, caiz sayılıp eline sıkıştırdıkları kuruşlu liralı cüzdanını masaya vurarak uyandırdı bizi kartoncu arkadaşımız. Her zamankinden ayrkırı olarak karton toplamaktan erken caymış. Sokakları toparlayıp güzelleştiren arkadaşımıza çalıştığı kurumun harçlık olarak itelediği paraları beğenmiyor. Bundan bu sertlik. Yüzüne yakışmayacak morlukları da almış gecenin sonralarından, esmerliğine hiç yakışmamış. Bakıp uyumuştuk biz ikili koltuklarımızda. Tekli koltuğunda emeklemeye başlamıştı kartoncu üstadımız. Sabah kalkarkenki küfürleri pek ağza alınmayacak tekrarı ve iktibası da yasaktı cürümümüzde. Kendilerine Katık dedikleri bir derginin sanat sayfasını tarıyordu kalemiyle. Boş zamanı hiç olmaz bu adamın. Yürürken çöp konteyner'ına fermanvari bir ruloya tırmıklar. Onun deyimiyle yazılmazmış. Kazınır, tırmıklanırmış. Emek, tırnaklarla kazarak tarihe yazılırmış. Bu ilke ve iddianın etrafında dönüp dolaşıp bizim ebadımızı, edebimizi seyreltip aşağı yukarı palazlayıp kapı önüne attığı da olurdu. Tımarhanemizin endemik bulunan pek rastgelinmeyen türden sıpası vardı. Ecüklü, ücüklü, gelikyoklu, gidiyoklu konuşur, dilimizin iman tahtasına s.çardı. Tahtımızın baş psikoposuydu. Akşamları gönlümüzü eğlendirir, okulunda öğrettikleri dini eğitimin tersini bize kusardı.

Öğle güneşine müteakip, mahalle gazinosunun müzisyeni ölüm ihbarnamesini çektikten sonra kahvaltımızı hazırlamaya başlamıştı karton adam. Oniki baharatlı yumurtamız pişmiş, çayımız bardaklarımıza doldurulmuş bayat simitler satın alınıp bir de fırınlanmıştı. Konur sokakta biraz havalanmak için hareketlenmiştik. Seyranbağları'ndan, Kurtuluş'tan bir kısım Cebeci'den davranıp Konur'da cılız kalabalığı kaşıyarak misafir tütüncülerin sesini duyurmaya gayretlenmişti. Mamak gecekondularından börek, poğaça pişirip getirmişler. Bizim çocuklar, misafirler aç kalmasınlardı... İyi de yapmışlardı. Gençler masalar kurup, sıcak çay ve çorba hazırlamaya başlamışlardı. Kadınlar hazırladıkları yiyecekleri masalara yerleştirmekle meşguldü. Battaniye, yastık birkaç poşet iç çamaşır getirenler de teşekkürlerini alıp gitmişlerdi. Her yaştan insanın sık uğrayıp sohbete doyduğu, türkülerini dillendirdiği hiç olmazsa güney anadolunun dengbej'lerinin seslerini duymaya gelenlerini geri çevirmedikleri yer haline gelmişti. Akşam sonraları İstanbul'un uğrak caddelerini çatlatacak sıklıkta insan hareket edip oturup kalkıyordu. Geceler sabaha devrederken ayazını, gençler davullarını çıkarıp inletiyorlardı ya ortalığı. Sıcacıktı içleri. Yıldızlı yumrukları gözlerine boyamış, inadını mütevaziliğinde saklayan gençler, korku salmışlardı şehrin ötekicileştirilerine. Derslerini burada çalışıyor, yemeklerini birlikte pişiriyorlardı. Anlatacak hikayelerini, bilmecelerini büyük kahkalara boğarak susturuyorlardı şehri. Asıl hikaye burada, birlikte yazılacak diyorlardı. İnandırmışlardı bizi de. İnandık işte. Elektriğin nasıl kaçağa bağlandığını, öğrenci olmanın emekçi olmanın zorluklarını mukayese ediyorduk bazı zamanlar. İşçiler garipser bakışıp aralarında, omuzlarımızı sıkıyorlardı. Gülüyorlardı hep, gözaltlarındaki derinlik tüttürdükleri sokak ateşlerinde ısınıyordu. Isınıyor dediğime bakmayın, memleket hasreti, evlat acısı çekenler gözlerini veriyordu orta yere. Götürmüyorlardı başka yerlere. Düşleri orta yere atıyordu hepsinin. Ayrıca düşünmüyorlardı. Bazı vakitler fırça bıyıklı amcalar gelip attığımız izmaritleri, yerlerdeki tozu toprağı toparlıyordu. Belediyeye ait işçilerdi. Gecenin bir vaktinde, misafirleri için mesai yapıyorlardı. Gönüllülük esasınca.

Geceler, gündüzler derken zaman; atlılarıyla pisliklerini sürüyordu kalelerinden. Ankara kalesine dek varmıştır gazino imamlarının fetvaları. Onların kitaplarında, adaletsizliklere karşı susun yazıyordu. Oysa, sokağın sahipleri sınıflarının tabanını kamçılayarak dövüşüyordu adaletsiz tanrının elçilerine karşı. Sokağın diliyle, labirent çözmek yoktu. Labirentin duvarlarını kırmak için, bizi oyalayan duvarlarıyla birlikte bu düzen yıkılasıya savaşın yazıyordu. Açlık grevinde savaşan kefenli tütüncüler, memleketin geleceğini külliyelerden okuyan bilginlerin, yeraltlarını işleyenlerin sırtında getirdikleri tezgahı açmaktaydı. Yeryüzünün alınterini, şerbet gibi çekiyordu kanına... Ekmeklerini bölüştüler, kanları ki can verdi sokakbaşlarına. Hayat oldular sonunda...


Şimdi, memlekete denizaşırı ne köpekler gülüyor.

***
"Güzel günler göreceğiz / güneşli günler / inanın / inanın çocuklar"

Eren Ali Gül



Bu içerik 991 kez okundu


Müzik aletleri

Deprecated: mysql_connect(): The mysql extension is deprecated and will be removed in the future: use mysqli or PDO instead in /home/erenaligulcom/public_html/ayar.php on line 9

Fatal error: Cannot redeclare meta() (previously declared in /home/erenaligulcom/public_html/php/meta.php:9) in /home/erenaligulcom/public_html/php/meta.php on line 28