Deprecated: mysql_connect(): The mysql extension is deprecated and will be removed in the future: use mysqli or PDO instead in /home/erenaligulcom/public_html/ayar.php on line 9
Eren Ali Gül - Hayatın renklerinde yaşlanan çocuk

Hayatın renklerinde yaşlanan çocuk

12 yaşında doğulu bir ailenin çocuğuydu. Kürtçe, ve Farsça konuşabiliyor. Yettiği kadarıyla da ülke dilini kullanıyor, Türkçe'yi... Ailesi olmadığı için bölgede karakolun ona tahsis ettiği küçük bir koğuşta yaşamını sürdürüyor. Mezepotamya'nın renklerini aramaya merak salmıştır. İran'lı bir çerçinin satmak için getirdiği kırmızı bez ayakkabısıyla bütün mevsimleri yürümektedir. Kır milislerinin ağaç diplerinde unuttuğu erzaklarını kurcalarken bulduğu yeşil el yapımı hırkasını sadece bahar mevsiminde giymektedir. Hayat aramaktadır bu kırmızılık ve yeşillik üzerinde. Bir de o hayatın rengini aramaktadır, eksik kalan yanını. Bunun için bütün çocuksu yaşantısını göz önüne almaksızın, büyümek istemektedir. Kaybolan çocukluğunun farkında olmaksızın...

Sabah erken kalkar çocuk, çöplerin içinden gazete resimlerini toplayıp onlardan küçük hayaller kurar. Dünyayı ve yaşadığı çevreyi gözönünden geçirerek, düşler kurarak... Her şey onun için gazete küpürlerinden öğrenilmiştir. Geceleri sınırdan kaçakçılık yapan insanların mayınlı araziden geçmesini sağlamak için hayli çaba harcamıştır fakat onun çocukluğuna bağışlar büyükleri, hayalini kurduğu yere varması için.

Yangının düşmediği dağ köşelerinde kekik toplamaya başlar. İlkin, kazandığı parayla eski eşya satan dükkanlardan yoksul çocuklar için hediyeler almaktadır. Vesayeti eksik alınmış bir de delisi vardır bölgenin. Sadece bordo uzun ve tek parçadan giysisiyle yaşayan bir insan. Tek cepli olan bu giysisinde hiç kullanmadığı ve onu çıkarmadığı bir not defteri ve bir parça kömür bulunmaktadır. Çocukluğunda bir maden kazasında ailesini kaybeden deli, elinde tuttuğu bu defteri ve maden göçüğü sırasında babasının mezarı olduğunu düşünerek oradan aldığı kömürü hep taşımaktadır. Bu nedenle onun için hayat ve aile cepte bir mezar anısıyla yaşamaktadır. Çocuk ise onu kurtaracağına inandığı deliye hayallenip durur. Bir gün onu düşlediği bir yerde yaşamasını sağlayacağını, umut etmektedir. Bütün çabası sonuçsuzdur, deli onu anlıyor fakat bu isteklerini gerçekleştiremeyecek kadar akli dengesi bozuktur.

***

Kalbinin üzerinde papatyalarla uyandı çocuk. Kalbi son vuruşunu yapıp, avına düşkün bir şahinin yere düşmesi gibi vurmuştu uyandığında. Duymuyor sanıyordu kalbi çocuğu. Oysa çocuk uykuda görmekten ve duymaktan çaresiz yığılmıştı ranzasına. Kalbinin vuruşunu yapmasıyla irkildi, avuçlarına düşene kadar savrulan papatyaları göğsüne kimin bıraktığı umurunda değildi. Zaten polislerin bu inceliği göstereceği de yoktu ona. Tanrıların meleklerine inanmaz, tanrıya hiç devretmezdi düşlerini. Kendini emanet hiç etmezdi. Böyle coşkulu bir sıçrayışa hangi ranza şahit olurdu ki? Bacağını kırdığı ranza için üç gün tuvalet paspası çekeceği gerçeği varken...

Yüzünü aydınlığıyla yıkadığı koğuşu, tertemiz kokularla dolmuştu. Burun ucuna kekik kokuları geliyordu. Üzerine sinmişçe koklandı yerinde. Kasıklarına kadar ellerini sıvazlayıp, içine doldurup durdu pis kokusunun arayışında. Koku papatyalara sinmişti. Neredendi bu bütün koku ve bu çiçek? Bilinmez bir hikayenin aralığına gelinmişti artık. Köyün delisine varana kadar, ırgat ve sefaletten düşkün her kim varsa bire bir sorgulandı fikrinde. Onun fikrinde sorgulanmak da kolay iş değildir. İfadesi alınan suçluların koğuşlarında yatmakta olduğundan olsa gerek, kimseden de korkası yoktur bu çocuğun.

İçinin temizliğine, bembeyazlığına leke dokundurtmayan deli, elinde bir sarı boyayla geziniyorken gördü onu çocuk. Hayretler içinde kalmıştı. Gözlerindeki derinlik onu anlamlı bakan boş beynine bir mesaj veriyordu. Şaşkınlığından düşündükleri üçer saniyelik bir bellek sonrası siliniyordu sanki. Delinin eliyle sarı boyayı tutup çizmeye koyuldular. Önce, şaşkınlığını gidermeye çalışıp sonra elini kuvvetine dayayıp harekete destek veriyordu. Deli elinden sıkıca tutmuştu. Hareket etmesine gerek yoktu. Bileklerinden ter akan delinin, birlikte çizdikleri daire içi boş bekledi. Çocuğun bakışlarından uzaklaşıp iki adım geriye verdi kendini. Bak! dedi. Bakındıkça anlamsızlaşıyordu, sinirleniyordu da... Bak! görüyor musun şimdi? - Hayır görmüyorum. Diyerek yanıtladı kendini çocuk. Elinden geleni yapmış ve ustalıklı bir ifadeyle sırtını dönüp gitmişti deli. O artık elinden geleni yapmıştı kendince. Çocuğun saatler süren bekleyişi karartıyla evine dönmesine sonuçlanmıştı. Sabahlar, saatler geçerken karakol önünde merasime kasabalıların eşlik etmesiyle gelmişti ancak kendine. Durulmuştu. Yorgunluk, kırgınlık bir de kıt karnına cuk diye oturan `delinin eylemi´ geliyordu göz önüne...

Piyade eşlerinin yüksek katılımlı merasiminde, parlak sarımtrak bir çocuğun annesinin sırtında debelenip durduğunu gördü. Çocuk eliyle yukarıdan bir şey almak ister gibiydi. Sinek miydi, böcek miydi uçuşan? Değildi... Bölge halkının pis soluklu nefesi de olamazdı. Güneşe gidip geliyordu avuçları. Avuçluyordu da neydi o?

Başını yere düşürmüş yürümeye koyulmuştu. Gideceği yer ekmek kazancının, botaniğiydi. Kekik toplamaya varmıştı. Papatyalar sarmıştı her tarafı birden bire. Alabildiğine sarılı beyazlı renkler kestirmişti yeşili. Tüm soruların yanıtlarını bulacağı botaniğinde düşünceli şapşal bakışlarından arta kalan zihnini çalıştırdı. Papatyalar hep birlikte gökyüzünün sarılığına bakıyordu. Saatler sürdü... Oturup kalktı yerinden. Papatyalar yine de göğün sarışınlığını hayranlıkla izliyordu. Çocuğun müzmin ifadeleri, tatlı bir gülümsemeyle yer değiştirmişti. Tıpkı, kanyonlarda hareket eden ağır yüklü kara topraklarının akışkanlığı gibi...

Ayakkabılarındaki kırmızılığa bakındı. Koştu birden. Sanki atların yelelerinden tutup koşar gibi davranıyordu. Varacağı ülkenin adresini almış postacılar, kıskanacaklardı duysalardı. Ranzanın altından çıkarıp el hızıyla giyindi yeşil hırkasını. Sarışınlığında esmer bir ekmek pişecekti birazdan göğün. Avazı çıktığınca sanki ve sanki su değirmenlerine kapılmış kara balıklar gibi ısrarlıydı koşusu...

İşte! diyerek bağırıyordu. Öğüteceği bir avuç buğdayı sıkıştırıp terletircesine, göğe yakardı. Hayatın renklerine kavuşmanın cıvıltısı, hiç ölmeyeceği yüreğine bir de olmayası gözaltı kırışıklığına borcunu ödüyordu. Bütün bilmeceleri çözülmüş hayat karşısında, çocuk bu adil olmayan dünya için yaş alıyordu ölümden... Sanki bütün merasimler çocuklar için çanlarını vuruyordu, soğuk batı ülkelerinde. Doğuda ve henüz güneyde, sıcaklığını yitirmekteydi bir çocuk. Yoksullar için sapsarı bir aydınlık getirme cür'etiyle...

Deli, kömürünü çıkarıp koyun derinliğindeki cebinden, attı gökyüzüne. Bir kare resim yaşamakta şimdi ülkemizde...

Eren Ali Gül



Bu içerik 880 kez okundu


Müzik aletleri

Deprecated: mysql_connect(): The mysql extension is deprecated and will be removed in the future: use mysqli or PDO instead in /home/erenaligulcom/public_html/ayar.php on line 9

Fatal error: Cannot redeclare meta() (previously declared in /home/erenaligulcom/public_html/php/meta.php:9) in /home/erenaligulcom/public_html/php/meta.php on line 28