Deprecated: mysql_connect(): The mysql extension is deprecated and will be removed in the future: use mysqli or PDO instead in /home/erenaligulcom/public_html/ayar.php on line 9
Eren Ali Gül - Yol deneyi: ``bir düş´´

Yol deneyi: ``bir düş´´

İşçi kenti İstanbul'dayız. Boğulası onca insanın içinden seyreltip arabamızı, iskemlelerine yapışık kahverengi-yeşil giyimli ve kilrli sakallı orta yaş aralığında dört işçinin bize kuvvetle baktığını gördük. Oturalım diye başladım konuşmaya. Ferhat duruma başını sallayıp kahvehane önüne doğru konuşlandık. Çaylarımızı isteyip `mahşerin dört atlısı'nı´´ seyredurduk. Adının telaffuzundan sakınan biri vardı. Grubun şefi gibi davranan tavrıyla, soğuktan kesik atarak önüne döndü. Konuşmasına devam ediyor olmalıydı. Söze girişti...

...

İnsan olmaktan bahsetmiştim. İnsan olması da zor, Kürt olması da(!)... Hayata güneyden bakması da gözüne kulağına yapıştı mı, yakışık durmuyor mutlu azınlık için. Hayatın en doğusu daha bitişiktir tabiata. Bu yüzden; sırtını newroz'a dayamış bir kültün mirası, bu coğrafyaya güneşten indiğinden hiçbir güç karartamadı onu... Hayatı örgütlemek için çeşitli yollar buyuruyorlar. Ne bileyim; kırdan şehire, şehirden kıra doğru... Hayatı, insanı, doğayı boşverdim şimdilik. Peki ya, kaç küsür çocuktan haber var mı?

Hayatı anlamaya çalışırken, yaşantı olarak algılatılan o şey ve o çocuklar (her dönemin değişkenlik gösteren, büyüyen ve sonra yeni dünyaya gelen çocuklardan bahsediyor.) kimliklerini öğrenmeye çalışırken, aniden Tarlabaşı'nda bitiverirler işte. Bu çocuklara ne mi olur? Korkmayın birşey olmaz. İki vakte kadar kötü yolların efendiliğine ikame olacaklar. Yerli malı halkı, onları en ücra köşelerde tımarlayacaktır. Ezeli rakipleri ve düşmanları olan Tırkoları (Türk'leri) daha vahim vak'a olarak göreceklerinden, yine kendi hayatlarını ve düştükleri tezgahın farkına varamayacaklardır.

Cılız genç:

Zaten hayatın kendisi bir tezgah değil mi? 

Grup şefi:
Desinatörlere iş düşüyor o halde(!) Kumaşları kesmeden, aylı yıldızlı fiyakalı iplerden kumaşlar tasarlayacaklar. Sermaye arkada. Bizim kürdolar şimdi bu tezgahın arkasında salon dedikleri yerde, kumaş artıklarını topladıktan sonra depo alanına doğru yürümeye koyulacaklar. Elleri boş değil elbet. Şimdi o vatan yadigarı malları küçük beyaz kamyonetlere bindirecekler. Çocuklar da olmasa, kimin üzerinden kazanacaklar ki bu vahşiler parayı? İçlerinden biri uyanırsa bu çelişkiyi, politik bir manevraya dönüştürecektir. Ama onunda imüğünü sıkarlar be!

Yani arkadaşım, daha söz uzamasın da anla sen... Bizim malımız vatanımızındır. Vatan dediğin de şose boylarında gebermekse Nazım'ın kanaatince, bırakın yansın bu dünya.

Cılız genç: 
Bir çocuk şimdi yalnızmış. Ne diyorlar ona? Mahpus mu? Çocuktan mahpusluk olur muymuş? Öyle canım yanıyor ki! Keşke şu taşları atmasalardı. Anneleri de mahpusmuş kiminin. Bazısı ekmek için yola çıkmış. Teyzesine varacakmış ta ötede yolda kıvrılıp düşmüş. Ne derler abluka mı? Ondan abi işte... Askerler tutmuş coplamış durmuş. Analar ne acı içindedirler kim anlar onları? Ben bir vicdan sahibiyim. Kürt değilim. Nereden geldiğim, ne idüğü belirsizliğimle... Bilirsiniz işte. 

Geçen gün bakkaldan ekmek aldıydım. Bakkal amca Kürtler'e küfrü kalaylıyordu. Ne deseydim? İyi ettin amcacığım diline sağlık mı... Hayır! Diyemedim. Müdahale etsem veresiye ekmeğimi de vermezdi. Bir de kapı komşum var. Allah ona sabır eylesin. Ne günahları varsa affolsun. Travestiymiş. Taa doğunun kuzeylerinden varmış gelmiş. Hani sözünü kesseydim bakkalcının da, al ulan travesti kürdü mü savunacaksın bana! diye ezerdi badireli bacaklarımı. 

Şef elini çayından çekip yüzünü yukarıdan aşağı sinirli ve hızlı bir kavisle aşağı çekti. Yüzü kızarıp bozarmaya başlamıştı. Üzerimize girişen gözleri anbean kesintili radyo frekansı gibi bozuktu. Belki bize bozuk atıyordu. Rahatsızlığını anlamaya çalışıyorduk. Çay ısmarlasamıydık diye ikileme girmiştik Ferhat ile. Çayı boşver şimdi diye ekledi. Duymamıştım Ferhat'ı. Konuyu dinlemeye çalışıyordum. Ferhat hızla ve yavaş soluğuyla heyecanla anlatıyordu bir şeyleri. Ne anlatıyordu, bu şef bozuntusu acaba? Ferhat konuştukça sanki şefin boğazında düğümlenen cümleleri arsızca yerinden çıkarıp, İstiklal'in en izbe yerinde açıp okuyacak gibiydim. Deliriyor muyum ne? Ne oluyordu bana? Bilmiyorum... Sakin olmalıydım. Büyük bir kargaşa çıkmadan, bir egsoz patlamadan çaycı anonslarını yapmadan hatta şu aylak çaycının tacizlerine bir de anlatmadan geçemeyeceğim balkondaki abaza teyzenin bakışlarını unutmalıydım... Hayır! diyerek Ferhat'a döndüm. Ne diyorsun? Bir şey... diyerek sustu. 

Grup şefi: 
Bak! Şimdi bazı şeyler vardır ki, ırk klan mılan dinlemez abisi. Yavşağımsı dinperestler!.. Ahhh! Bunlar Fadıl Öztürk'ün Susarak özlüyorum'unu dinlese bir de... Gidip pamuk presesi kaçırırlar. Üzerine de bizim pamuk kıvırmazsa, vururlar ona güzelim beyazlığına... Olmadı türban takarlar. Ne bileyim fırlama? Belki cinsel fantezilerine dahil ederler. 

Bir hususu kaçırıyorsun. Sanırım yirmibeşinci anlatışım olacaktır. Yüzümü gözümden ayırmaya niyetin mi var senin? Yüzümü yırtıp atacağım şu pis sokağa. Gözlerimi de sana vereceğim. Bilye diye oynatırsın Mazlum'u.

Adını kaçırdı ağzından hergele. Neyse not al Ferhat, adı Mazlum'muş. Sivil polis mensubu muyuz ki not alıyoruz. Aklına yaz, sıkıştır bir kenara. Kaçmayıversin dilimizden bu herifin adı. Neyse bırakalım bunları. Müslimdi, tarikattı, tahrikáttı bilmem ağzının içine edesimin geldiği bakkalcısıydı... 

Sen ne diyorsun tahsilli Nizam efendi. Senin tahsilin bizim yaşanmışlığımızla örtüşür mü? Gültepe'de ne durumda seninkiler? Sıkı çalıştığın söyleniyor. Ankara'da Behçet varmış. Sağlamcıymışsınız. Gülmenizden kahkahanızdan pek atılmışsınız gözevlerinden. Öyle söyleniyor oğlum. Yalan mı yani? 

Nizam: 
Evet, sıkça evlerden kovuluruz. Gültepe'de bir gecekondudayız. Evi mahallenin yaşlısından kiraladım. Sekiz lira istiyor aylığına. Elektriği de taktık mı otomatiğe, sağlam iş çıkardık anlayacağın. Mahalleli bizi çok sevdi. Bazı liseliler gelip giriyor eve. Huylanıyorum. Evdeki bilgileri taşıyacaklar diye korkum. Gariban muzip çocuklar... El itip kızmaya da gelmez. Behçet haylazlık peşindeymiş. Düş kurup duruyor usul usul. Evlenecekmiş duyduğumuza göre. Hem neymiş öyle evlenmeler mevlenmeler, bizde yok arkadaşım! diye sert çıkıştım ona. Telefonda bir azarladım. Ulan fırlama Gültepe'de cenazeni kılacağım senin diye bağrışıp kapattı telefonu. Kızdığından değil. Annesinin evinde olduğundandı. Sonra boş bir vakit bulup aradı. Ankara Kurtuluş'ta, Cebeci'de hayalet gibi çökmüşüz dediğine göre. Fıttırıklanmış örümcekler(!) Ağlarına düşüremiyorlar, kudursunlar(!) Nasılsa bütün tepeler bizim işte! Gültepe, Aktepe, Esentepe... Karşıyaka bize düşmesin de...

Tabi şakayı bir kenara alıp konuya dönmekte fayda var. Sözlerimi söyleyip içeriye çocuklara bakmaya gideceğim. Oluru olmazı düşünmek yersiz bu durumda. Kolluk kuvvetleri bir kenara, sivil karanlıklar çocukları götürebilirler.

İçeriyle ilgili bir şeyden bahsediyor. Ferhat suskunca gözlerini Nizam'a dikmişti. Nizam saçlarını yana yatırmış yirmilik bir delikanlı gibi duruyordu. Konuşmaları pek alışılmışın dışında farklı bir yerin dilini kullanıyordu. Ülke dışındaydık, pek de sevmezdik böyle konuşan adamları ya! Geldik ülkemize... Yurdum insanı manzaralarından olsa gerek. Kunduralı bol paçalı bir genç, üstelik öğrenci. Ama Ferhat kayda aldı onu nedense. Neden mi? Ferhat dinliyor musun? Evet dinliyorum. Ne o içeri miçeri ne diyor bu genç? Başını sağ aralıktan hafif yukarı kaldır. Şu baktığın yerde bir hastane var. Ora olmalı. Bir de hemen bu grubun yanında kestirmeden bir aralık var. Bilmiyorum. Orası olabilir mi? Olabilir Ferhat...

Ülkemizde Kürtlere karşı büyük bir savaş açılmak üzere. Özellikle baskın medya, bizim yayın organlarımızı tahrik edici büyük puntolarıyla halkın nefretini üzerimize toplamaya sevkediyor.  Günümüz koşullarında artık savaş kaçınılmaz. Ama bunu zorbalığa dönüştürmeden, mevcut baskı aygıtlarının işleyişini kırmak için yapmalıyız. Halka doğru yönelmemeli gücümüz. Kürt esnaf, Türk esnaf yoktur. Ezilen Türk ve Kürt halklarının emekçileri vardır. Bu gerçeği görerek bir kez daha anlatmalı bekli de... Yani ustam, çamurdan da taştan da güzelleşiyor Gültepe. Orası çamurdan evleriyle mutlu yaşamayı öğreniyor. Emeğini aldığı kol kuvvetini, şimdi politikleştirip dilinin basiretsizliğini kırıyor. Aynı uslubu Ankara'da gösteriyor arkadaşlarımız. Yine meseleye gelince, bütün bir ada sahibiyiz. Adalıyız. Kaygılarımızı algılarımızdan defedip, estetik kıvraklığı kullanarak yıkıcılığa devşirmeliyiz ellerimizi, düşlerimizi ve fırlamalığı harekete geçirmeliyiz. Fırlamalık zamanı şimdi. 

Kestirmeden konuşmasının ardına masadaki arkadaş ekibinin sesi kısılmaya başladı. Şef büyük bir hiddetle konuşmaya başladı.

Grup şefi: 
Konuya dalmayın arkadaşlar. Kendinizi koyun ortaya. Kellenizi koyun. Koyunları kovun kucaklarınızdan. Kaybedeceğiniz süeterleriniz de yok sizin! Erzincan tulumunu yemesini iyi bilir o p.ştlar. Dersim'in kekiğini atmışlardır senden benden çok, yemeklerine... Yemekleri pişmeyedura onların. Onların... Kızdırmayın adamı! Nedir bu yüzleriniz böyle? Nizam efendi vurdu kaleyi. Şimdi tozunu bırakın onlar toplasınlar. Kulenin bekçiliğini tutmak size mi düştü? Tozu dumanı silkin üzerinizden. Bu yıkıntıyı biz değil, asıl onlar toplayacaklar. Kendi pisliklerinde, tozlarında-dumanlarında nelerinde varsa onları da pıl pırt neye hacetse varıp gidecekler! O kadar... 

Cılız gencin ve Nizam'ın içten kahkahası örtüştü nihayet. Birlikte gülebilmenin seslerini veriyorlardı. Kahveci çayları son demden dayayıp masalara, düştü köşesine. Hemen eline aldığı gazeteden manşetler okumaya başladı. Şu kadın hala bize bakmakta. Kaşarın kilosuna zam yapmalı Ferhat. Dostum ne iş peşindesin sen? Ferhat! Şişşşşt! Hergele kadına mı tuzlanıyorsun? Ankara'ya varınca Necmi abinin yanına varalım. Murat yüzyirmidördü varmış(!) Peh! Hala pimpiriklikten bir oto çekemedi altına. O da ayrı bir terane oldu şu sıralar. Aramıyor, sormuyor. Konur sokakta çalaçocuk kandırıyormuş. Dergi mi ne çıkarma telaşesinde bir üslupturik tartışmadaymışlar. Mış ta mış! Edebiyat onun nesineydi sanki.

Nizam yavaş yavaş çayını midesine sıvazlayıp, gazetelerini kavradı palet elleriyle. Esnemesiyle kalktı yerinden. Rahat tavrı çok tezat değildi. Ne var ki; tezatlık gideceği o meçhul yer içindi. Birileri alacaktı hani çocukları? Karanlık adamlardan bahsediyordu. Ne oldu karanlık adamlar korkutmuyor mu bunu? Yalandan bitirim bir tipografi de durmuyor. Gayet efendi, tevazu... Bekleyelim bakalım, Nizam efendiden neler dökülecek...

Dörtlü ekip bir bakışma sırasında karar almış gibi kalktılar yerlerinden. Gruptakiler farklı yönlere dağılmaya başladılar. Nizam Ferhat'ın bahsettiği aralığa yürüyüşe koyuldu. Beş dakikalık bir aradan sonra yerimizden kalktık. Günün nostaljik anlatılarına karşın bu zevkli anlatılara biaden Maltepe'de gecekondu kiralamaya karar verdik. Belki diyerek... Hani belki bir mahalle kabadayısıyla sohbet etmek icazet eder de eve gittikten sonra gülüp kopuşmalarımızın kiralığımızdan kovulmamıza vesilesi olur... 

Maltepe'ye vardık. Aracımızla ara sokakları geziniyoruz. Bata çıka gecekonduları arşınlıyoruz. Arabamızın benzini bol. Ceplerimizde dolar, mark, bir avuç lira... Bir buçuk saatlik gezintiyle bir saatimizi de pazarlık yaptığımız çirkef bir kadınla geçti. Kadın da ne çirkefmiş! Pazarlık yapıyoruz. Ceplerimiz parayla doluşmuşken, bu fanteziyi yaşamamız gerekiyordu. Acaba Nizam dedikleri genç nasıl yapıyordu bu işi? En ucuza mal edip bunları hayatımıza bir hatıra bırakmalıydık. Ve çirkef kadının uzuvları avuçlarıma yapıştı. Kavradığı gibi çekti kendine paraları. Ucuza kapatmıştık ev işini. Keyifli bir pazarlıktı denilebilir. Evde birkaç sefil insana dair müzelik kokuşmuş eşya durmakta. Koltuğa elimi atmaz olaydım. Öğrenci kokusu olmalı. B.ku aratmayacak kadar çorap, çiğ tütün, şarap kokuyor. Dışarıya çıkıp aldığımız beş metrelik beyaz bezi bulduğumuz her yere döşemeye başladık. Koltuğu sarmaladıktan sonra eve yerleştik. 

Sokakta çatışma başladı. İlk seri silah patlamasının ardından yoksul köşe bucak kadınları ağıt yakmaya başladılar. Çağrışlar, gürültüler bizde korkuya sebep yaratıyordu. Maltepe gecekonduları uyanmaya başlamıştı. Öldürülen bir gençti. Sokağın önüne çıkıp güven verici kalabalığın içinde seyretmemizle birlikte beşyüz metre sonrasındaki evin önünde toplandık. Her şey kararlaştırılmış. Önceden bildirilmiş gibiydi. Herkes o saatte orada olmalıydı belki. Misafirliğimizi ifşa etmeden grubun sıcak tepkileriyle ortaklaşmaya başladık. Ne oluyordu? Neden bu kadar hızlı bir kaynaşma sağlıyorduk? Bunları sormak bir kenara, öğle sonrasına doğru düşünceli uykumuzdan uyanıp Beyoğlu'nda bıraktığımız kahvehanenin önünde nöbete koyulduk. Aynı masada aynı iskemlelerde konuşlanarak... Gençler gelip geçiyordu. Entellektüeller ikişerli üçerli olmak üzere gruplaşıyorlardı. Duvarlarda kırmızı boyalarla yazılmış yazılar vardı. Dikkat etmeden önlerinden geçmiştik. Dergi ve gazete satan pasaklı çocuklar kalabalığın içinde ellerindeki kağıt baskıları satmakla meşguldüler. Etrafta kolluk kuvveti, doktor, itfaiye yoktu. Esnaf ve pazarcılar yerlerinden olup dehşete kapılarak koşmaya başladılar. Çaylarımızın ücretlerini bırakıp masadan o hızla kalktık. Ferhat şaşkınlığım için endişeleniyordu. Bir şey söyleyecekti. Yine yutkundu. Sessizliğini korudu. Pencereden bakan kadının dairesi boşalmıştı. Camları da kırılmış vaziyette bulduk o evi. Etrafta olup bitenler karşısında anormal gibi gördüğüm her şey birden birikip karşıma geçmeye başlamıştı. Sokağın sonundan caddeye vardığımızda boğaz yönünden yürüyen kalabalık ellerinde bir cenaze taşıyordu. Kimdi? Önemli biri olmalı. Şu karanlık adamlar, aldılar mı gerçekten hastanedeki çocukları? Kendinden emin ve kararlı adam nerede olmalı. O olamazdı. Sefil bir öğrenci için bunlar hakettiğinden çok ötesiydi. Yığın yaklaştı. Geri adım atarak sokağın içerisinden izlemeye başladık güruhu. Nefret yoktu yine. Ortak bir dilin etrafıydılar sadece. Ya da ülke insanları artık nefret duygusundan arınmıştı. Tek tip bir topluma karşı çıkan Fransa işçilerinin söylemlerindeki realite bu denli hayata geçmiş olmamalıydı. Aşağılık üç beş işçi takımı nasıl haklı olabilir(!) 

İTÜ'de boykot! Boykot! diye bağırışan bıyıklı gençler sağ ellerini bellerine dayayıp dayandılar kendilerine. Bellerinden aldığı destekle sol ellerini yumruksulaştırıp çapraza çektiler. Gökteki yıldızların şehvetine ahenk katıyorlardı. Bunu kabul etmeliyim. Çok dik duruyorlardı. Sıcaktılar. Maltepe'de gördüğüm sefalet takımı içindeykenki gibi aynı duyguları yaşıyorum. Sanatgalerisi yok mu? Gidip resimlerle ilgilenmeliydik oysa. Baştan savma bir heyecan yaşama merakı işte. Sonucu bu oldu. Her an etrafımızda korkudan adamların sıklaştıracağı çembere giriyormuşuz gibiydik Ferhat'la. O da korkuyordu. Bakışları gözüyle ayak uçlarında bitiyordu. Ferhat yeter! diye bağırdı. Ne biliyordu bu suskunluğunda? Neleri biliyordu? Kızgınlığı bu maceraperest davranışımın sonucu olmalıydı. Olasılıkları kurgulamaktan öyle yorgun düştüm ki, bu günceyi yazacak derman bulamayacağım... Evlerimizden, okullarımızdan, ayakkabılarımızdan, saçlarımızdan, sıralarımızdaki çiçeklerden... Oysa! Bundan... diyerek sert bir ajitasyon ile girişti kendince Ferhat. Anlayamıyorum? Ne oldu oğlum sana? Anlamıyor musun hala? Nizam'ı almışlar. Korkuluklar, cellatlar, tütünümüzden korkanlar... Aşağılık olan onlar, anlamıyor musun? Bu sıcaklık ölen tek yakınımın sıcaklığı... Amcamın... Şimdi ise ben kaldım. Hatırlamak ister misin? Ferhat demekten vazgeç, sevgili ucube!  Mazlum `Kendinizi koyun ortaya. Kellenizi koyun. Koyunları kovun kucaklarınızdan. Kaybedeceğiniz süeterleriniz de yok sizin!´ demişti. Bundandır işte! Bu nedendendir... 

Kalabalığın arasında girip, benim artık taşıyacağım bir yüzümün olmadığını yüzüme bıçak vura vura deşip gitmişti.

Fransa'ya acil dönüş yaparak uzaklaşmıştım. Yıllar sonra Türkiye'de OHAL'ler, muhtıralar peşpeşe sıralanıp koyu çizgileriyle yarıklar açmıştı. Kapıma bir gün çocuğun giyeceği boylarda iki adet süeter gönderilmişti. Özensiz hazırlanmış kutuların içinde, işte iki süeter çıkmıştı. `Bu notu okuduğunda, bu kez düşlerine giydir onu´ yazıyordu. Anlaşıldığı üzere, düşlerimin çalınması isteniyordu. Yağmalanmam, hırpalanmam gerekliydi. Bunu anlatıyordu mesaj. Ferhat içip zıvanadan çıktığında `kaybedeceksin. Kaybettiklerini tekrar almak için bir savaşta olmalısın´ demişti. Söylenen sözler, gözümüze ilişen onca yakışıksız görüntünün bir gürültü olmadığıydı. Velhasıl, yılllar sonra o süeteri bir sokak çocuğuna giydirmiştim. Kolluk kuvvetleri onu bir güzel pataklayınca, yırtıp atınca göğsüne varana dek her şeyini... Onun için savaşıyordu çocuk. Besbelli bir inanç uğruna. Süeteri bile olmayan onlarca soyulmuş düş varken, ben düşlerime teslim olmayı başaramamıştım...

Eren Ali Gül



Bu içerik 885 kez okundu


Müzik aletleri

Deprecated: mysql_connect(): The mysql extension is deprecated and will be removed in the future: use mysqli or PDO instead in /home/erenaligulcom/public_html/ayar.php on line 9

Fatal error: Cannot redeclare meta() (previously declared in /home/erenaligulcom/public_html/php/meta.php:9) in /home/erenaligulcom/public_html/php/meta.php on line 28