Lir Arp (Lyre Harp) Üretimi Üzerine Yapımcılık Deneyimleri

lir arp & lyre harp

Türkiye’de ilk kez Lir Arp üretimi başlattım. Bu süreçte oldukça yoğun bir araştırma sürecinden geçtim. Türkiyeli ilk lir arp yapımcısı olarak, yakın bir zamanda kaynak veriler sunmaya başlayacağım.

2 adet lir arp kalıbı üzerinde üretime başladım. Farklı kalıplar üzerinde çalışmalarım devam ediyor.

Tamamı müzik aletleri için özenle seçilmiş, yüksek kalite ve kalibrasyonlardaki ağaçları işleyerek çalışıyorum.

Bir tek amaç etrafında, nitelikli ağaçlarla nitelikli bilimsel verilerle sürdürdüğüm bu çalışmalar, en profesyonel tasavvurla ortaya çıkmaya başladı. Piyasa olarak tabir edilen, kötü ağaç ve kötü tasarıyla, fabrikasyon şekilde üretilen hiçbir enstrümanın çalışmasını yapmıyorum. Bu alanda en uygun fiyatlı enstrümanı üretmeye devam edeceğim.

Buradaki esas amaca ek olarak, en dar gelirli insanın kredi kartı ya da banka kartı gibi taksitli alışveriş kartlarıyla müzik aletine ulaşmasını sağlıyorum.

Türkiye’den, yurt dışından Lir arp siparişi vermek ya da bilgi almak istiyorsanız, aşağıdaki sosyal medya hesaplarım üzerinden bana ulaşabilirsiniz:

Lir arp siparişleri için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz:

 

https://www.seleden.com/lir-arp

https://luvilirap.com

 

E-posta: luvilirarp@gmail.com


{

https://instagram.com/erenaligul

https://twitter.com/erenaligul

https://facebook.com/erenaligull

https://instagram.com/luvilirarp

https://twitter.com/luvilirarp

https://facebook.com/luvilirarp

}

Eren Ali Gül: “Derya Çağlayan” Röportajı

Eren Ali Gül: Merhaba Derya, bugünki hikâyen nasıl başladı?

Derya Çağlayan: Müziğe ilgim çocukluk dönemlerimde başladı, babamın gençlik yıllarında çıkarmış olduğu bir albümü var. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında yasaklı albümler arasına alınıyor. Benim dünyaya gelmemle birlikte, ailem tüm ilgisini bana veriyor. Müziğe ilgi ve alâkam babamın müzisyenlik geçmişi ve albüm tecrübesiyle daha da güçlendi.

Eren Ali Gül: Babanın geçmişte yasaklanan bir albümü seni ne yönde etkiledi? Ailenin tutumu hangi yöne baskın geldi? Baban âşık geleneğinden biri miydi? Müziğe hevesli bir müzisyen miydi?

Derya Çağlayan: Babam (Hüseyin Çağlayan), âşık geleneğinden geliyor. Muhlis Akarsu, Mahzuni Şerif gibi bilinen ozanlarla birlikte sahne almış. Ailem, 12 Eylül darbesinden önce İstanbul’da yaşıyor. Albümünü İstanbul’da yayımlıyor. İkinci albümünü Kürtçe yapmak istiyor. O dönem Kürtçe yasağı olduğundan, albüm yasaklanıyor. Hayat ikâmesini başka şeylerle tamamlamaya devam ediyor. Bendeki müzik âşkını görünce, benim özgürlük alanımı yaratmaya başladılar.

Sazla ilişkim ilkokul yıllarıma dayanıyor. Öyle bir korkuya sahiptim ki, eğer okulu okursam bir daha müzik yapamayacağımı zannediyordum. Bu korku bana okulu bıraktırdı. Ailem beni çok zorlamak istemedi. Müziğe yoğunlaşmak istedim, onlar bu konuda beni kırmadan desteklediler. Yanımda oldular diyebilirim. Okumam için baskı yapmadılar.

Eren Ali Gül: Baban Hüseyin Çağlayan’ın izini sürebileceğimiz bir arşiv ya da belge var mı?

Derya Çağlayan: Albümü çıkaran şirkete gittik, arşivlerinde bir şeyler vardır umuduyla. Ancak hiçbir bilgiye ulaşamadım. Darbe nedeniyle evde bulundurulan albüm, gazete ve döneme ait arşiv niteliği taşıyan her şey yakılmış.

Eren Ali Gül: Çocuk yaşlarda âşıklardan ve ozanlardan şevk duyarak beslendiğini anlıyoruz, etkileşimde olduğun birileri var mıydı? Sana model olabilecek genç insanlar, müzisyenler var mıydı?

Derya Çağlayan: Etrafımda hocalarım, evimize yakın insanlar vardı. Yerel televizyonlara çağrılırdım, çevremde müzikle ilgilenen çok insan vardı. Bu konuda oldukça şanslıydım, seviliyordum. Kahramanmaraş’ta Sabancı Kültür Merkezi‘nde Türk Halk Müziği bölümünde ders almaya başladım. Henüz çok küçüktüm ve beni kabul etmişlerdi. Beraber ders aldığım insanlar hayli büyük ve yetişkinlerdi. Ayda bir kez konserlerimiz olmaya başladı, 3 yıl kadar Sabancı Kültür Merkezi’nde ders almaya devam ettim. Tarihi tam hatırlamamakla birlikte amatör bir albüm kaydı yaptık. Bu vesileyle 1996 yılında İstanbul’a taşınma kararı aldık. İstanbul’da Erdal Erzincan ile tanıştık. Kendisinden kurs almaya başladım. 2005 yılında 3 kız projesi içerisinde yer aldım. Albümde Çiğdem Elmas ve Sevgi Demir ile birlikte çalıştık.

Eren Ali Gül: Kül Albümü’nü tasvir etmeye başlarken nasıl bir süreçten geçtin?

Derya Çağlayan: Solo albüme başlamak için aksilikler bitmiyordu, bu süreçte bazı projelerde yer aldım. Alevilere KalanMuhabbet Eyledik albümlerinde çalıştım. Erdal Erzincan‘ın yönetmenliğini yaptığı Gönlümün Mihmanı albümünde çalıştım. 2015 yılından başlayarak Kül albümümü hazırlamaya başladık. Kendime repertuvar hazırladım, burada çalışacağım eserleri Barış Güney‘e götürdüm. Hızlı bir şekilde çalışmalara başladık. Albümün adının Kül olması Barış’a ait bir fikirdi. Kül olmasını istedi ve kararlaştırdık. Yaşadığım aksiliklerden, umudumu kaybetmek üzereydim. Küllerimden doğmuş gibi oldum.

Eren Ali Gül: Red Müzik nasıl bir oluşum? Yeni nesil bir yapım şirketi gibi duruyor.

Red Müzik’ten çıkan ilk albüm bana ait. Red Müzik (RedMusic) albüm süresince çok güzel bir destek sundu. Kişisel bir destek değildi, çalıştığı sanatçılara kıymet vererek destek oluyor. Barış’a ait bir albüm çıkacak, çalıştıkları başka projeler de var.

Eren Ali Gül: Albümde klasik bir batı müziği sezgisi var, ancak vokalleri geleneksel bir biçimde okumuşsun. Duygu durumu sakin bir albüm diyebiliriz. Kül albümünde kuşakları arası bir enformasyon ya da kültürel buluşma mı sağlamak istemiştin?

Derya Çağlayan: Öncelikle, kültürler ya da yaşlar arası bir hedefleme yapmadan çalıştık. Böyle bir derdimiz olmadı. Eserleri sevgiyle, âşkla seçtim. Albümdeki düzenlemeleri Barış’a yaptırdım, hiçbir beklenti ve istekte bulunmadım. Aynı özeni Barış’ta gösterdi. Albümde farklı sesler duymak istedim, o dönemde Tolga Sağ’ın tek sazla yaptığı bir albüm vardı. O dikkatimi çekmişti. Sade, otantik bir albüm olabilir mi diye düşündüm. Bu yola çıkarken hiçbir plandan, süzgeçten geçmedik. Perişan Güzel, Âşık Maksudi, Mahzuni Şerif’e ait eserler seçtik. Kaynağını bozmadan, usûle uygunluk gösterecek bir eser çıkarmak istedim. Bu açıdan baktığımda, albümün bugünki durumu itibariyle kaynağı ya da mevcut hâlini bozduğumuz bir şeyin olmadığını hissediyorum. Bazı entrümantal desenler kullandık, deyişlerin aslını bozmadığımız için bu konuda memnunum.

Eren Ali Gül: Kendi eserlerini oluşturup, kendine ait bir referans noktası oluşturacak mısın? Geçmişe bir dönüş var, güncelin ifadesi kendini ikna etmiyor. Bilgi, donanım ve birikim mânâsında güncel eserler sönük ve geçici ifadeler sunuyor. Darbeler, krizler, sönmüş kuşaklar, Türkiye karanlığın içinde gerilemeye devam ediyor. Ne düşünüyorsun?

Derya Çağlayan: Dönem içinde her şey hızlı tüketiliyor. Evde dedeleri, eski kayıtları dinliyoruz eşimle. Yeni çalışmaları uzun uzadıya dinleyemiyorum. Geçmiş daha dolu geliyor bana, besleneceğim kaynak geçmişte. Elimden geldiğince geçmişten bir şeyler aktarma ve sunmak istiyorum. Günümüzün de âşıkları var, onlara da elimizden geldiğince takip ediyorum. Güzel şeyler olduğu sürece onları da ekleyebilirim listeme.

Eren Ali Gül: Sahne sürecin başladı mı? “Nasıl gidiyor” diye sorarız, sahne talebi var mı? Şurada konser vermek isterdim dediğin bir yer var mı? Şurada olmalıyım dediğin, iştahını kabartan bir konser havası? Merak ettiğim bir başka konu, ‘kırmızı çizgi’lerin var mı?

Derya Çağlayan: Konserlere çıkmayı çok özledim. Uzun süredir bildiğin gibi konserler yok. Bir konser havasında olmak benim için şu anda o hissi almak için başlı başına bir yeterlilik diyebilirim. İnsanlarla göz göze olmayı istiyorum yeniden. Neresi olduğu önemli değil, beni mutlu edecek tek şey eserlerimi çalıp söylemek. Ve insanlarla birlikte olmak… İçimde bir şeylerin birikmesini istemiyorum. İnsanlara aktarmak, paylaşmak istiyorum. İnsanlara duygularımı aktarmak tek mutluluğum olurdu. Küçük dinletiler, konserler olmasını temenni ediyorum. Bu konuda olumsuz baktığım bir şey yok. Kendimizi barışık hissedebileceğimiz her yerde bulunmak benim için yeterince geçerli. Ancak üzülerek belirtmek istiyorum, sormak istediğin konulardan biri de buydu anladığım kadarıyla. Barlarda müzik yapmak istemiyorum. Kırmızı çizgim bu olabilir.

Eren Ali Gül: Alevi müziğinin disiplinlerinde bir zayıflama görülüyor. İnanç, inanış biçimleri değişiyor. Ne düşünüyorsun?

Derya Çağlayan: İnancımız toprağa dayalı ve ilişkileri bu koşullara göre uyarlanmış. Müziğimiz, inanışımız, inancımız, yaşam biçimimiz köylere uyarlı hâlde. Köy alışkanlıkları, köy yaşantısı gerektiriyor. Birbirimizi kontrol edip, devinimde kalabilmemiz artık mümkün değil. Birimiz şehirde, birimiz başka bir ülkedeysek bir başkamız köy yerinde yaşıyor. Bu denetim ve iç döngü bir biçimde kopuyor ya da aksıyor. Başkalaşma burada başlıyor. Yaptığımız türküler, deyişler de bu minvalde süregeliyor. İnanışın yenilenmesi gerekli. Müzikte kendini yeniliyor, buna mecburuz. Bazı açılardan müziğin güncellenmesi kötü oldu. Taklitler ortaya çıktı. Birbirini taklit eden, tekrar eden ve benzeyen şeyler duyuyoruz. Bundan sıkılıyoruz, yeni şeyler dinlemeye korkuyoruz. Ya da isteksiz davranıyoruz. Şehir hayatı üretimi zorlu hâle getiriyor. Yaşama gailesi, bir şeyler üretmenin önüne set örüyor. Yoruluyoruz. İnsan yaşadığı hikâyeleri üretebilir. Yaşadığımız şeyler hoşumuza gitmiyor. Yoğunlaştığımız zorluklardan nefes almak bile zor. Osmanlı’dan, Cumhuriyet’e, bu günlere dek dışlanmışız. Bu dışlanmanın getirisi şikâyet içerikli türküler olagelmiş. Bir sevda türküsü dinlemek istiyoruz, şikâyet duyuyoruz. Çünki buna zorlanmışız. Başka bir seçeneğimiz olmamış.

Fikirlerimi dinlediğin için teşekkür ederim.

Eren Ali Gül: Ben teşekkür ederim, meslektaşın olarak başarılar diliyorum.

Kaynak: Yazılog

Evde Maske Yapımı Aşamaları

Merhaba,

İçinde bulunduğumuz süreçte herkesin temel insani ihtiyacı olan koronavirüs maskeleri ya bulunamıyor ya da devlet tarafından bir türlü temin edilemiyor. Bu sebeple hepimiz kendi maskelerimizi yapacağız. Bunun için aşağıdaki bağlantıdaki aşamaları izlemeniz önemlidir.

Evde maske yapımı aşamaları hakkında detaylı tüm bilgiler haberde:

Evde maske yapımı

Bez Maske Yapımı ve Kullanımı İçin Pratik Bilgiler

Kalbimizin hikâyesi: Arkadaş Zekâi Özger

Arkadaş Zekai Özger

Belki bu bir sondu. Başka bir zamana ertetelenemeyecek, bir başka itirazla buruşturulamayacaktı.
Üstümüze zimmetli bedenlerimizi durdurdular, ellerimizi arkamızda topladılar. Aklımızın içinde kıpırdayan, kabını taşıran her şeyi içimizden söküp aldılar. Sevgimizi, isyanımızı, başımızın üstündeki gökyüzünü kirpiklerimizin arasından alıp götürdüler. Ardiyede unutulmuş bir şemsiyenin gördüğü hürmeti, bizden sakındılar.

Arkadaş Zekâi Özger, Ankara’da bir merdiven başında ölü bulundu. Merdivenlerde ölmedi. Onun kalbi, polisin sorgusu sırasında gördüğü işkencede yorulmuştu. O dudaklarında sakındığı bordo gülü, Cevahir‘in kalbinden emanet almıştı. Bursa‘da başladığı hayatı, ailesinden aldığı retle üniversitede devrimci olarak sürdürmüştü. Devrimcilik müessesinin makbul tüm zerafetini kuşağının bilgeliyle donatmıştı. Sıkı bir edebiyatçı, şairdi. İyi bir okur, iyi de bir insandı. İşbu insan olmanın binlerce yıllık harcı, bir gecede söndürülmüştü.

Annesine ve annesinin tanrısına şikâyetini şiirlerinde anlattı. Sahilde bir barınaktaki kayığa konuştu, çiçeklere sustu. İçinin kapılarını etinden, kemiğinden, kanından arındırdığı pencerelerinden aşırdı. Herkesin anladığı, kimsenin duymadığı bir isyan dizesiyle milyonları ayağa kaldıracak şarkılara sebep oldu. Kimse o isyanın müsebbibi olacak göğüs ağrısını şurasında yaşamadı. Kendi teninde kendi aşkını harladı. Çiğlikten, kabalıktan eser bulunmayacak kısacık hayatıyla bir merdivenli yolda kocaman bir külliyat gibi uzanıp kaldı.

Arkadaş Zekai Özger

Yıl 2006 İran’da Kürt öğretmen Ferzad Kamangar, idam sehpasına çıkarılacak. Son mektubunda “kalbimin atmasına izin verin” diyecekti. Mektubunu hatırlayalım: “Ve kalbimin, ondaki bütün sevgi ve tutkuyla birlikte bir çocuğa bağışlanmasına izin verin. Nereden olacağı hiç fark etmez; Kaaron banklarında, Sabalaan Dağı yamaçlarında, Doğu Sahara kenarlarında veya Zağros Dağları’ndan güneşin doğuşunu seyreden bir çocuk. Tek istediğim isyankâr, kıpır kıpır kalbimin, benden daha isyankârca kendi çocukluk arzularını aya ve yıldızlara ifşa edecek ve onlara sonradan bir yetişkin olarak ihanet etmeyeceğine dair onları tanık tutacak bir çocuğun göğsünde atmaya devam etmesidir. Tek istediğim, kalbimin yatağa aç giden çocuklar üzerine sabrını kaybeden birinin göğsünde; “bu yaşamda en küçük arzum bile gerçekleşmeyecek” diye yazan ve kendisini asan Haamed’in –benim on altı yaşındaki öğrencim- hatırasını kalbimde canlı tutacak birisinde atmaya devam edebilmesidir”.

Ferzad öğretmenin son isteği, sehpadaki son tekmeyle toprağa atıldı. Onun isyan dolu kalbi, şu anda milyonlarca çocuğun penceresinden düşlerini ışıldatıyor. Arkadaş‘ın attığı işaret fişeği gibi, Mahir’in işaretiyle sonsuzluğa yürüyen aydınlığın cıvıltısı ile buluştu.
Yeryüzü birlik içinde ya gökyüzü? Gökyüzünde buluşanlar geleceğimizi, aşklarımızı aydınlatıyorlar. Şimdi soruyorum, kim göğsünün kafesini açıp kalbini yere atabilir? Kim bu isyan ile efsunlanmış kalbi göğüs kafesinde taşımak ister? Kimin kalbi bir kıvılcım ile alır yürür gökyüzünü?

Bir Yol Gazetesi

Anayasanın 64. Maddesi: Sanatçının Hakları

Müzik ve Sahne Sanatçıları Sendikası (Müzik-Sen), AB Adalet Divanı’na 19 Şubat 2009 tarihli bir başvuru yaptı. C-228/06 sayılı Sosyal Kararı ile yeşil pasaport hakkı tanınması için Cumhurbaşkanlığına başvuruda bulundu. Ancak aradan geçen süre zarfında hiçbir ilerleme gerçekleşmiyor. Müzik ve sahne gibi alanlarda faaliyet gösteren sanatçı ve kültür insanları; sigortalılık, emeklilik gibi hakları da talep etmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı, karara uygun davranmıyor. Anayasanın 64. maddesi kapsamına göre “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır”. Anayasadaki ilgili maddeyi okuduğumuzda, sanatçının üretiminin maddi imkânlarla desteklenebileceği yazıyor. Gelinen noktada sanatçının sigortalılık, emeklilik gibi haklarına dair hiçbir kıdem iadesinde bulunulmadı. Sanatçı sahnesinden, albüm ve eser teliflerine kadar birçok vergi ile cezalandırılıyor. Basit bir örnek; iyi bir olasılıkla 3 ayda bir kez 500 TL hak edişimiz olduğunu düşünelim, bunun %18’ini meslek birliğine teslim ederken kesiyor, %18’ini meslek birliği bize ödeme yaparken kesiyor. %36’lık bir vergi cezasına maruz bırakılıyoruz. Devlet, hangi anayasal hak ile bunu gerçekleştiriyor? 64. maddede sanatçının korunmasına ilişkin bir şerh koyuyor. Bir başka sorun, hak arama mücadelesinde yer almak için Müzik-Sen üyesi olmamız gerekiyor. Yeşil pasaporta sahip olmak, sigortamızın yatmasını, emeklilik hakkımızın doğmasını istiyorsak Müzik-Sen üyeliği için her yıl 1080 TL ödeme yapmamız isteniyor. Sendika, daha en baştan bir enkaz ile yola çıkıyor. Hangi müzisyen, sahne sanatçısı bu tutarı karşılayabilecek durumda? Ya da kaç müzisyen, sahne alabiliyoruz? Sahnelerden ne kadar ücret temin ediliyor?

Nitelikli sanat, nitelikli bir sahnenin ücret akdi müzisyenin kendini koruyabileceği asgari oranların oldukça altında kalıyor. Bir enstrümanı satın almayla başlayan bu külfetli süreç, ekipmanların temin edilmesi, bakımının yapılması gibi uzunca bir liste ve para döngüsü başlatıyor. Yine benzer bir kriz, enstrümanların konsere taşınması ile başlıyor. Yanımızda taşıdığımız enstrümanlar, otobüs, tren, uçak gibi toplu taşıma araçlarında adeta valiz gibi bir muamele görüyor. Çantaların arasına savruluyor, atılıyor, özensizce taşınıyor. Hiçbir taşıma şirketi bu konuda bir çalışmaya nazikçe eğilmiyor. Hasar gören enstrümanlarımızın tedavisi bazen mümkün dahi olmuyor. Devletin sözde “kültür” bakanlığı, hangi vaziyetle hangi işi sürdürüyor? Müziğe, sanata düşmanca yaklaşarak yobazlığı, barbarlığı tetikleyen unsurları beslemek dışında ne gibi konulara vakıf? Her dönem gelen kültür bakanı ne iş için orada bulunuyor? 64. madde sanatçının yaşam standartlarını düşürmek, aşağılamak için daha fazla ne yapacak? Merakla bekliyorum, bu karanlık ve korkunç süreçten ne zaman çıkacağız? Haklarımızın kaybının önüne geçilmesi için örgütlenmeye, dayanışmaya ihtiyacımız var. Üzerimizdeki cezaların kalkması, insanca bir yaşam için Kültür Bakanlığı’nın asli işini yapmasını istiyoruz!

Bir Yol Gazetesi